
mceylanya.@mynet.com
Yerin Üstü ve Yerin Altı
06 Mart 2016 15:08:30
altında ne varsa çıkarıp değerlendireceğiz.
Biz bunları yaparken Batı ne der, Dünya ne der
diye sormayacağız. Rabbim ne diyor, milletimiz ne diyor ona bakacağız."
Bu sözler, İlimiz Milletvekillerinden Sayın Çaturoğlu'nun TBMM' de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmanın "final" bölümünün ana sözleri olup, konuşmanın özünü de teşkil etmektedir.
"Yerin üstünü koruyarak altında ne varsa çıkarıp değerlendirmek" hedefi, yer altında saklı duran ve keşfimizi bekleyen "maden"lerimiz ve madenciliğimizi işaret etmektedir. Burada, yer üstünde ne varsa korunacak anlayışı, içinde yaşadığımız zaman diliminin bir analizidir. Korumak ve kollamak yeterli mi? Elbette yetersiz. Çünkü, yer üstündekileri koruma ve kollamanın yanı sıra onları daha geliştirmek, daha çağdaş bir hale getirmek de lâzımdır. Gündem, Ortadoğu Gündemi, gündem güzelim Anadolu'muzu yakıp yıkıp, yangın yerine çevirmek isteyen gözü dönmüş bölücü çetelerin hain eylemleriyle dopdolu olunca, elbette yer üstündekilerin korunmasına öncülük verilecektir. Yoksa, mevcudun elden çıkarılması; var olanın yok olması milletimizi derinden yaralamaktadır...
Yerin üstü, yerin altı dedik de;
Aklımıza rahmetli ünlü şairimiz Ahmet Tufan Şentürk'ün Başkent Ankara ve Hacı Bayram Veli'yi destan eyleyen "Bu Şehir" başlıklı şiirindeki;
"Bu şehir eski,
Bu şehir yeni.
Bu şehir aç,
Bu şehir tok.
Şehir kalabalık,
Şehirde kimse yok.
Üstünde yatanlar ölü,
Altında yatanlar diri.
Bu şehir, bir asır ileri"
dizeleri aklımıza takıldı, dilimize pelesenk oldu... Şair, "üstünde yatanlar ölü/ altında yatanlar diri" demekte ve "Bu şehir bir asır ileri" diye de işaretini vermekte...Oysa biliyoruz ve öyle sanıyoruz ki, toprak üstündekiler diridirler. Necip Fazıl üstad, "Siz ey yürüyen ölüler", "ölü kalabalıklar" demiyor muydu?
Evet, milletvekilimiz Çaturoğlu da, toprağın üstünde yaşayan ölüler, uyuklayanlar değil; uyanık olanlar ve toprağın altındakileri de çıkaranlardan olacağız, çare bunda, çare bugüne kadar bildiğimiz halde, "ZENGİN KAYNAKLAR ÜSTÜNDE YAŞAYAN FAKİR BEKÇİLER" olmamak için çalışacağız demekte.
Yerin altındakiler olmasaydı, yer bir kabuktan öteye gidemezdi. Her taşı bir "yakut" ve her karışı bir "şehid" dolu olan bu coğrafya, bizim coğrafya. Bu iller, bu köyler, bu mezralar bizim. Ağlayan biziz, üzülen biz. Sevinenler, yer altı kaynaklarımızda gözleri olanlardır. Onlar, "altın çağı"nı yaşayacak olan bu milleti, bu canım memleketi para ile tuttukları uşakları vasıtası ile oyalamaktalar. Akan zaman bizim. Geçen çağ, geleceğimizden koparılmış hazinedir...
Ve Çaturoğlu ekliyor:
"Doğu, batı, o, bu, şu ne der" diye bakmayacağız. Hedefimiz belli. Madenlerimizi çıkaracağız ve insanlığın hizmetine sunarak, ülkemizi zengin eyleyeceğiz". Ne güzel !
Madenciliğimizi yeni tekniklerle, "insan ve güvenliği" birinci öncelik kabul eden tekniklerle donatarak bugünden geleceğe taşımalıyız. İş kazaları ve acı sonları istemiyoruz. Kaynaklarımızı iş güvenliği doğrultusunda seferber edersek, güven duygusunun yer üstündekilerin azminde sonsuz gelişme sağlayacağını söyleyebiliriz.
Veysel;
"Benim sadık yârim kara topraktır" "Bağrın yârdım kazma ilen/ Gene bana seslendi gül ilen" diye yer üstünü meydana getiren toprağa seslenir. Görmeyen gözleri yerine, iç gözleriyle gören bilen insanlarımızın örnek sevdasıdır Veysel'in çağlayan sözleri. Dünyanın "fani"liğini biliriz de, vazgeçmeyiz bu geçici yer üstünden. Yer altında durur sevdiklerimiz. Seven ve insanları mutlu edenlerin Cennet kapısıdır yer altı.
"Yedi kat göğe yükselmiş Yunus, yedi kat yere girmiş Yusuf"...
Kuyu dibinde ay çiçekleri açmış sabrın türkülerinden...
Ve
Yer altına gizlenir, arada bir başını çıkarır kopasıca başlı illegal örgütler. Uşaklar, kalleşler ve hainler karanlığı severler ve yer altına inmişlerdir. Yer altını çözer, ayna tutar "olay yeri incelemecisi" araştırmacılar. Tarihin unutulmuş çekmecelerine gizlenmiştir gizemli hadiseler.
Başımız bulutlar üstüne çıkası çabalarda, topuklarımız yerin yüzünü öpende sesiyle. Nasıl bir başı dik yürürüz hayâl kavaklıkları ve gönül çimenlerine doğru, öyle değil mi? Gururdan şişer, benlik gömleğinden taşar "egoizma"mız; davulu patlatacak noktaya gelir nefsimiz. Hacı Bayram Veli'nin "asıl savaş içimizdeki nefs iledir oğul!" sözlerini aklımıza bile getirmeyiz.
Dünyaları verseler avuçlarımıza "yeter" demeyiz.
Sonra, ötelerden bir ana çıkar yüzü Anadolu güneşi, dili yayla çeşmesi dili... Der ki: "Gözünü toprak doyura! Ne bu tamah?"
Sonra,
Susmak düşer dünya kokulu dilimizin yayına... Susmak ve tefekkür etmek düşer bize...











